Yeni çalışma: Bebeğinize ne kadar çok sarılırsanız, beyni bundan o kadar çok fayda görür.

Yazan: Heather Marcoux

12 Haziran 2017

Bebeklerine ilk sarıldıkları anı hiçbir anne baba unutmaz ve yeni yapılan bir araştırmaya göre bu ilk sarılmalar beyin tepkilerini arttırıyor ve yeni doğan bebeklerin yaşayabileceği diğer travmaları dengelemeye yardımcı oluyor.

Ohio, Columbus’daki Nationwide Çocuk Hastanesinde dünyaya gelen zamanında doğmuş ve prematüre 125 yeni doğan üzerinde yapılan bir ankette anne babaların ve bebekle ilgilenen kişilerin ilk, yumuşak şefkat gösterilerinin bebeğin beyninin yumuşak dokunuşa karşı nasıl tepki verdiği üzerinde uzun süreli etkileri olduğu tespit edilmiştir. Bu da sarılmaya erken maruz kalmanın erken doğan bebeklerin şefkati bunaltıcıdan ziyade hoş olarak deneyimlemelerine yardımcı olabileceği ve aynı zamanda olumlu beyin tepkilerini uyardığı anlamına gelmektedir.

Geçtiğimiz on yıl içinde bir doğum servisinde bulunan biri bebeği göğse yatırmanın ve tensel temasın faydalarını duymuştur ama bu yeni bilgi annenin veya babanın göğsünde sarılarak geçirilen saatlerin hassas prematüre bebeklerde olumsuz deneyimleri etkisizleştirebileceğini bile kanıtlamaktadır.

Araştırmacılar beyin tepkilerini ölçmek için bebeklerin başını saran yumuşak bir EEG ağı kullanmıştır. Bebeklere hastaneden eve gönderilmeden önce yumuşak bir hava üflemesi ile dokunulmuştur. Zamanında doğan bebekler prematüre bebeklere göre daha kuvvetli beyin tepkileri deneyimlemiştir, doğumdan hemen sonra ağrılı tıbbi müdahalelere katlanmak zorunda kalan bebeklerin beyin tepkileri en zayıf tepkilerdir.

Araştırmacılar prematüre bir bebeğin dokunma algısının doğar doğmaz maruz kaldığı tıbbi müdahalelerden (sık sık ağrı ilaçları almaktadırlar) etkilenmesi karşısında şaşırmıştır. İşin iyi tarafı, sarılmanın bu olumsuz deneyimleri dengelemeye yardımcı olabilmesidir.

Araştırmada prematüre bir bebeğin anne-babasından veya hastane çalışanlarından aldığı temas ne kadar destekleyici olursa, bebeğin beyin tepkilerinin de o kadar kuvvetli olacağı tespit edilmiştir.

Yazarlardan Dr. Nathalie Maitre’ye göre, anket yeni doğan yoğun bakım ünitelerinde uzun bir süre kalan bebekler için ten temasının kesinlikle yaşamsal önem taşıdığını göstermektedir. Bir bebek yeni doğan yoğun bakım ünitesinde kaldığında, annesi ve babası onu her zaman kucaklarına alamamaktadır.

Maitre, Science Daily’ye verdiği demeçte şöyle demiştir: “Anne babalar bebeklerini kucaklarına alamadıklarında hastaneler bazen bir hastane ortamında olmayan, dikkatle planlanmış bir dokunma deneyimi sunabilecek meslek ve fizik terapi uzmanları çalıştırmak isteyebilirler.”

Yeni doğan yoğun bakım ünitesinde bulunabilecek anne babalar için bizzat ekstra yumuşak dokunuşlarda bulunmak anne ve babaları sıklıkla epey çaresiz hissettiren bir durumda kontrolü biraz da olsa ele almanın bir yolu olabilir.

Yumuşak bir kucaklamanın bir iğne batmasını etkisizleştirmeye yardımcı olabileceğini bilmek de anne babaların erken doğan bebeklerine mümkün olduğu kadar çok sarılmaları için bir diğer nedendir – bunun için başka bir nedene gerek olmasa da.

Biz anne babalar bebeklerimize sarıldığımız zaman sık sık kalbimizin daha da büyüdüğünü hissederiz, ancak gerçek şu ki, onların beyinleri bizim bağlarımızdan da hızlı gelişiyor.

Kaynak: https://www.mother.ly/news/research-shows-babies-first-hugs-have-lasting-positive-effects-on-their-brains?utm_source=rebeccaeaines&utm_medium=partnership&utm_campaign=fbpost#close

New study: The more you hug your baby, the more her brain benefits

by Heather Marcoux

on July 12th 2017

No parent will ever forget the first time they hug their baby, and new research suggests those earliest baby hugs boost brain responses and can help offset other traumas newborns may experience.

A survey of 125 full-term and premature newborns at Nationwide Children’s Hospital in Columbus, Ohio, found early, gentle displays of affection from parents and caregivers have lasting effects on how baby brains react to gentle touch. That means early exposure to hugs could help pre-term babies experience affection as pleasant rather than overwhelming while also stimulating positive brain responses.

Anyone who has been on a maternity ward in the last decade has no doubt heard about the benefits of kangaroo care and skin-to-skin contact, but this new information proves those hours spent cuddling on mom or dad’s chest can even counteract negative experiences among vulnerable premature babies.

Researchers used a soft EEG net stretched over the babies’ heads to measure brain responses. The little ones were touched with gentle puff of air just before they were sent home from the hospital. The full-term babies experienced a stronger brain response than their premature peers, and, of the premature babies, those who’d had to endure painful medical procedures shortly after birth had the weakest brain reactions.

The researchers were surprised to find that a preemie’s perception of touch can be affected by early medical procedures (as they often receive pain medications). But the good news is that hugs can help counteract the negative experiences.

The survey found the more supportive touch a premature baby received from their parents or hospital staff, the stronger their brain responses were.

According to one of the authors, Dr. Nathalie Maitre, the survey indicates skin-to-skin care is absolutely vital for babies spending a long stretch of time in neonatal intensive care units. When a baby is stuck in the NICU, mom and dad aren’t always available for hugging duty.

“When parents cannot do this, hospitals may want to consider occupational and physical therapists to provide a carefully planned touch experience, sometimes missing from a hospital setting,” Maitre tells Science Daily.

For parents who are able to be present on the NICU, providing the extra gentle touches themselves can be a way to take back a little bit of control in a situation that often makes moms and dads feel pretty helpless.

Knowing that a gentle hug can help counteract the prick of a needle is just one more reason for parents to snuggle their preemie as much as possible—not that anyone needs another reason.

We parents often feel like our hearts are growing bigger each time we hug our little ones, but the truth is, their brains are growing even faster than our bonds.

Source: https://www.mother.ly/news/research-shows-babies-first-hugs-have-lasting-positive-effects-on-their-brains?utm_source=rebeccaeaines&utm_medium=partnership&utm_campaign=fbpost#close

‘Matematiğim İyi Değil’ Miti

Dersteki temel yetenek iyi genlerin değil, çok çalışmanın ürünüdür.

Miles Kimball ve Noah Smith

28 Ekim 2013

Formun Üstü

“Benim matematikle aram yok.”

Bunu hep duyarız ve artık duymaktan bıktık. Çünkü “matematiği iyi olan insanlar” fikrinin günümüzde Amerika’da en kendini çürüten fikir olduğunu düşünüyoruz. Gerçek şu ki, siz de muhtemelen matematikte iyisiniz ve aksini düşünerek kariyerinizi balatlıyorsunuz. Daha da kötüsü, imkanları az olan çocuklara zarar veren kötü bir efsanenin – doğuştan gelen genetik matematik yeteneği- devam etmesine yardımcı oluyor olabilirsiniz.

Matematik yeteneği genetik midir? Elbette, bir dereceye kadar. UCLA’nın ünlü virtüöz matematikçisi Terence Tao her yıl en iyi dergilerde onlarca makale yayınlamakta ve dünyanın dört bir tarafındaki araştırmacılar tarafından teorilerinin en zor kısımlarına yardımcı olması için kendisine başvurulmaktadır. Ne kadar çalışırsak çalışalım veya ne kadar iyi öğrenmiş olursak olalım esasen hiçbirimiz matematikte Terence Tao kadar iyi olamayız. Fakat mesele şu: Olmak zorunda değiliz! Lise matematiği için doğuştan gelen yetenek çok çalışmaktan, hazırlanmaktan ve kendine güvenden çok daha az önemli.

Buu nereden biliyoruz? Birincisi, ikimiz de yıllarca matematik öğrettik -profesör, öğretim görevlisi ve özel ders öğretmeni olarak. Aşağıdaki örüntünün kendini tekrarladığını defalarca gördük:

  1. Matematik dersine farklı hazırlık seviyelerine sahip farklı çocuklar gelir. Bu çocukların bazılarının kendilerine küçük yaşlardan beri matematik alıştırmaları yaptıran velileri varken, bazıları velilerinden hiç böyle bir destek almamıştır.
  2. İlk birkaç sınavda iyi hazırlanan çocuklar çok iyi puanlar alırken hazırlanmayanlar oluruna bırakıp 80-85 arası bir puan, B alıyorlar.
  3. Hazırlanmayan çocuklar en yüksek puanların iyi hazırlananlar tarfından alındığının farkında olmayarak performans farklılıklarını belirleyen şeyin genetik yetenek olduğunu varsaymaktadır. “Matematikle araları olmadığına” karar vererek sonraki derslerde çok çalışmamakta ve daha da geri kalmaktadırlar.
  4. İyi hazırlanan öğrenciler B alan öğrencilerin sadece hazırlanmadıklarının farkında olmayarak “matematikte iyi olduklarını” varsaymakta ve ileride de çok çalışarak avantajlarını daha da pekiştirmektedirler.

Bu yüzden, insanların matematik yeteneğinin değişemeyeceği inancı kendini gerçekleştiren kehanet haline gelmektedir.

Matematik yeteneğinin daha çok genetik olduğu fikri zekanın da daha çok genetik olduğu yönündeki daha büyük bir yanılgının karanlık bir yönüdür. Akademik psikoloji dergileri yukarıda bahsettiğimiz türden bir kendini gerçekleştiren kehanetin ardında yatan dünya görüşünü inceleyen makalelerle doludur. Örneğin, Purdue Üniveristesi psikologlarından   Patricia Linehan şunları yazmıştır:

Yetenek kavramlarıyla ilgili bazı araştırmalar yetenekle ilgili iki yönelimi ortaya koymuştur. Artımsal yönelimli öğrenciler yeteneğin (zekanın) şekillendirilebilen, çabayla artan bir nitelik olduğunu düşünmektedirler. Varlık yönelimi olan öğrenciler yeteneğin şekillendirilemez, çabayla artmayan sabit bir benlik özelliği olduğunu düşünmektedirler.

“Zekisin ya da değilsin, o kadar” diyen “varlık yönelimi” kötü sonuçlar doğurmaktadır – bu sonuçlar başka birçok çalışma tarafından da doğrulanmıştır. (Matematikle ilgili kısımları Oklahoma City’de doğuştan sahip olunan matematik yeteneğinin matematikteki cinsiyet ayrımının çoğunun sorumlusu olabileceğini bulan araştırmacılar  tarafından ortaya konmaktadır.)

Psikolog Lisa Blackwell, Kali Trzesniewski ve Carol Dweck insanların zekâ ile ilgili düşüncelerini belirlemek için şu alternatifleri sunmkaktadırlar:

  1. Belirli miktarda zekaya sahipsin ve bunu değiştirmek için yapabileceğin pek bir şey yok.
  2. Ne kadar zeki olduğunu her zaman büyük ölçüde değiştirebilirsin.

“Ne kadar zeki olduğunu her zaman büyük ölçüde değiştirebilirsin” düşüncesine katılan öğrencilerin daha yüksek notlar aldıklarını tespit etmişlerdir. Ancak Richard Nisbett’in  Intelligence and How to Get It   adlı kitabında bahsettiği gibi, çok daha dikkat çekici bir şey yapmışlardır:

Dweck ve arkadaşları bir grup yoksul, azınlık grubu mensubu ortaokul öğrencisini zekanın çok şekillendirilebilir ve çok çalışmayla geliştirilebilir olduğuna, öğrenmenin beyinde yeni bağlantılar kurarak beyni değiştirdiğine ve öğrencilerin bu değişim sürecinden sorumlu olduklarına ikna etmeye çalışmışlardır.

Sonuç? Öğrencileri çok çalışarak daha zeki olabileceklerine ikna etmek öğrencilerin daha çok çalışmasına ve daha yüksek notlar almalarına yol açmıştır. Bu müdahale en çok zekanın genetik olduğuna inanan öğrenciler üzerinde etkili olmuştur. (Hafızanın nasıl çalıştığı öğretilen bir kontrol grubu bu kazanımları göstermemiştir.)

Ancak notların yükselmesi en çarpıcı etki değildi, “Dweck bazı zor ortaokul öğrencilerinin zekalarının aslında kendi kontrolleri altında olduğunu öğrenince ağladıklarını bildirmiştir.” Hayatın boyunca dünyaya aptal olarak geldiğine – ve öyle kalmaya mahkûm olduğuna- inanarak yaşamak kolay değil.

Neredeyse herkes için dünyaya aptal olarak geldiğine -ve öyle kalmaya mahkûm olduğuna- inanmak  bir yalana inanmaktır. IQ çok çalışmayla gelişebilir.  Gerçeğe inanılması zor olabileceği için, sizi yeterince çok çalışırlarsa çoğu insanın birçok şekilde zeki olabileceğine ikna edebilecek bazı önemli kitapların linkleri aşağıda verilmektedir:

Peki, neden matematiğe odaklanıyoruz? Birincisi, matematik becerileri günümüzde iyi işlere girmek için gittikçe önem kazanmaktadır – bu yüzden, matematik öğrenemeyeceğinize inanmak özellikle kendine zarar verici bir tutumdur. Ancak biz matematiğin Amerika’nın “doğuştan yetenek yanılgısının” en çok yerleştiği alan olduğunu da düşünüyoruz. Matematik kendine güvenmeyen bir Amerika’nın büyük korkusudur. Sizi herkesin matematik öğrenebileceğine ikna edebilirsek, bu sizi yeterince çok çalışırsanız herşeyi öğrenebileceğinize ikna etmeye yönelik küçük bir adım olacaktır.

Amerika genetik matematik yeteneği şeklindeki tehlikeli fikre karşı diğer milletlerden daha mı hassas? Bizim burada sunduğumuz delil sadece anekdot niteliğinde ama durumun gerçekten böyle olduğundan şüpheleniyoruz. Amerikalı dördüncü ve sekizinci sınıf öğrencileri uluslararası maematik testlerinde oldukça iyi puanlar alırken,  —Almanya, İngiltere ve İsveç gibi ülkeleri geçmektedirler— lise öğrencilerimiz büyük farkla  bu ülkelerin gerisinde kalmaktadırlar. Bu durum Amerikalıların yerel yeteneklerinin herkesinki kadar iyi olduğunu ancak çok çalışarak bu yetenekten istifade etmediğimizi göstermektedir. Sönük matematik performansına karşılık, Amerikan eğitim politikasındaki bazı etkili sesler daha az matematik öğretmeyi önermektedirler – örneğin, Andrew Hacker artık cebirin bir zorunluluk olmaması çağrısında bulunmuştur. Şüphesiz bu önerinin alt metni çok sayıda Amerikan çocuğunun x’i çözme yeteneğiyle dünyaya gelmediğidir.

Bu yaklaşımın tehlikeli ve yanlış olduğunu düşünüyoruz. Öncelikle, bu yaklaşım pek çok Amerikalıyı uluslararası piyasada çok çalışan yabancılar karşısında hazırlıksız bırakmaktadır. Daha da önemlisi, eşitsizliğe katkıda bulunabilir. Birçok araştırma yazılım gibi alanlardaki teknik becerilerin Amerika’nın üst orta sınıfı ile işçi sınıfı arasında gittikçe büyüyen bir fark yarattığını göstermektedir. Eğitimin eşitsizliğin tek çaresi olduğunu düşünmüyoruz, fakat gittikçe otomatikleşen bir işyerinde matematikten vazgeçen Amerikalıların mütevazı olduklarını düşünüyoruz.

Çok fazla sayıda Amerikalı hayatı boyunca denklemlerden ve matematik sembollerinden korkmaktadır. Biz bu insanların birçoğunun korktuğu şeyin denklemleri (tabii bir matematik profesörünün bile iyice okuması gerekeceği durumlarda) hemen anlayamayarak genetik olarak geri olduklarını “kanıtlamak” olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden, “matematiğim iyi değil” diyerek matematik gibi görünen herşeyden uzak durmaktadırlar. Böylece kendilerini bazı kârlı kariyer fırsatlarının dışında bırakmaktadırlar. Buna bir son verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu görüşümüz, Quartz’da görüşlerimizin pek çoğunu yansıtan iki muhteşem yazı (burada ve burada) yazan ekonomist ve yazar Allison Scharger tarafından da paylaşılmaktadır.

Amerikalıların matematik başarısını arttırmaya yardımcı olmanın bir yolu Japonların, Çinlilerin ve Korelilerin yaklaşımını taklit etmektir. Nisbett Intelligence and How to Get It adlı çalışmasında Doğu Asya ülkelerinin eğitim sistemlerinin doğuştan yetenekten ziyade, çok çalışmaya nasıl odaklandığını tanımlamaktadır:

  1. “Japonya’daki çocuklar yılda yaklaşık 240 gün okula giderken, ABD’deki çocuklar yılda yaklaşık 180 gün okula gitmektedir.”
    2. “1980lerin Japon lise öğrencileri günde 3 ½ saat ders çalışmıştır ve bu süre bugün muhtemelene daha uzundur.”
    3. “[Japonların ve Korelilerin] zekanın ve entelektüel başarının çok şekillendirilebilir olduğunu anlamak için bu kitabı okumalarına gerek yoktur. Confucius bu konuyu yüzyıllar önce netleştirmiştir.”
    4. “[Japonlar ve Koreliler] bir şeyi iyi yapamadıkları zaman o şey üzerinde daha çok çalışırlar.”
    5. “Başarısızlık karşısında ısrarcı olmak Asya’daki kendini geliştirme geleneğinin bir parçasıdır ve [bu ülkelerdeki] insanlar Batılıların eleştiriden kaçındıkları veya eleştiri karşısında içerledikleri durumlarda kendilerini geliştirmek için eleştiriye alışıktır.”

Amerika’nın eğitim sisteminde Japonya’da yapılan herşeyin taklit edilmesini kesinlikle istemiyoruz (ve Konfüçyüs’ün bilgeliği konusunda agnostik kalıyoruz). Ancak, çok çalışma vurgusunun sadece modern Doğu Asya’nın değil, aynı zamana geçmişteki Amerika’nın da belirgin bir özelliği olduğu görüşündeyiz. Çaba gösterme üzerinde durmaya geri dönerek Amerika köklerine dönmüş olur, sadece başarılı yabancıları taklit etmiş olmaz.

Japonlardan birkaç taktik aşırmanın yanında, çocukları daha zeki yapmak için en az bir Amerikan tarzı fikrimiz de var: öğrenmek için çok çalışan insanlara kahraman ve rol modeli gibi davranın. Sebat ve gayret ederek yetenek eksiklerini telafi eden spor kahramanlarına saygı duyuyoruz; eğitim kültürümüz neden farklı olsun?

Matematik eğitiminin yavaş ve endişe verici bir değişimin en göze batan alan olduğunu düşünüyoruz. Ülkemizin çok çalışma kültüründen bir genetik belirlilik kültürüne geçtiğini görüyoruz. “Yaradılış mı, yetiştirme mi” tartışmasında üçüncü bir unsur olan -kişisel sebat ve gayret- göz ardı edilmiş gibi görünmektedir. Bu unsuru da geri getirmek istiyoruz ve bizce başlangıç için en iyi alan matematik.

Kaynak: http://www.theatlantic.com/education/archive/2013/10/the-myth-of-im-bad-at-math/280914/?utm_source=brilliant

The Myth of ‘I’m Bad at Math’

Basic ability in the subject isn’t the product of good genes, but hard work.

“I’m just not a math person.”

We hear it all the time. And we’ve had enough. Because we believe that the idea of “math people” is the most self-destructive idea in America today. The truth is, you probably are a math person, and by thinking otherwise, you are possibly hamstringing your own career. Worse, you may be helping to perpetuate a pernicious myth that is harming underprivileged children—the myth of inborn genetic math ability.

Is math ability genetic? Sure, to some degree. Terence Tao, UCLA’s famous virtuoso mathematician, publishes dozens of papers in top journals every year, and is sought out by researchers around the world to help with the hardest parts of their theories. Essentially none of us could ever be as good at math as Terence Tao, no matter how hard we tried or how well we were taught. But here’s the thing: We don’t have to! For high-school math, inborn talent is much less important than hard work, preparation, and self-confidence.

How do we know this? First of all, both of us have taught math for many years—as professors, teaching assistants, and private tutors. Again and again, we have seen the following pattern repeat itself:

  1. Different kids with different levels of preparation come into a math class. Some of these kids have parents who have drilled them on math from a young age, while others never had that kind of parental input.
  2. On the first few tests, the well-prepared kids get perfect scores, while the unprepared kids get only what they could figure out by winging it—maybe 80 or 85%, a solid B.
  3. The unprepared kids, not realizing that the top scorers were well-prepared, assume that genetic ability was what determined the performance differences. Deciding that they “just aren’t math people,” they don’t try hard in future classes, and fall further behind.
  4. The well-prepared kids, not realizing that the B students were simply unprepared, assume that they are “math people,” and work hard in the future, cementing their advantage.

Thus, people’s belief that math ability can’t change becomes a self-fulfilling prophecy.

The idea that math ability is mostly genetic is one dark facet of a larger fallacy that intelligence is mostly genetic. Academic psychology journals are well stocked with papers studying the world view that lies behind the kind of self-fulfilling prophecy we just described. For example, Purdue University psychologist Patricia Linehan writes:

A body of research on conceptions of ability has shown two orientations toward ability. Students with an Incremental orientation believe ability (intelligence) to be malleable, a quality that increases with effort. Students with an Entity orientation believe ability to be nonmalleable, a fixed quality of self that does not increase with effort.

The “entity orientation” that says “You are smart or not, end of story,” leads to bad outcomes—a result that has been confirmed by many other studies. (The relevance for math is shown by researchers at Oklahoma City who recently found that belief in inborn math ability may be responsible for much of the gender gap in mathematics.)

Psychologists Lisa Blackwell, Kali Trzesniewski, and Carol Dweck presented these alternatives to determine people’s beliefs about intelligence:

  1. You have a certain amount of intelligence, and you really can’t do much to change it.
  2. You can always greatly change how intelligent you are.

They found that students who agreed that “You can always greatly change how intelligent you are” got higher grades. But as Richard Nisbett recounts in his bookIntelligence and How to Get It, they did something even more remarkable:

Dweck and her colleagues then tried to convince a group of poor minority junior high school students that intelligence is highly malleable and can be developed by hard work…that learning changes the brain by forming new…connections and that students are in charge of this change process.

The results? Convincing students that they could make themselves smarter by hard work led them to work harder and get higher grades. The intervention had the biggest effect for students who started out believing intelligence was genetic. (A control group, who were taught how memory works, showed no such gains.)

But improving grades was not the most dramatic effect, “Dweck reported that some of her tough junior high school boys were reduced to tears by the news that their intelligence was substantially under their control.” It is no picnic going through life believing you were born dumb—and are doomed to stay that way.

For almost everyone, believing that you were born dumb—and are doomed to stay that way—is believing a lie. IQ itself can improve with hard work. Because the truth may be hard to believe, here is a set of links about some excellent books to convince you that most people can become smart in many ways, if they work hard enough:

So why do we focus on math? For one thing, math skills are increasingly important for getting good jobs these days—so believing you can’t learn math is especially self-destructive. But we also believe that math is the area where America’s “fallacy of inborn ability” is the most entrenched. Math is the great mental bogeyman of an unconfident America. If we can convince you that anyone can learn math, it should be a short step to convincing you that you can learn just about anything, if you work hard enough.

Is America more susceptible than other nations to the dangerous idea of genetic math ability? Here our evidence is only anecdotal, but we suspect that this is the case. While American fourth and eighth graders score quite well in international math comparisons—beating countries like Germany, the UK and Sweden—our high-schoolers  underperform those countries by a wide margin. This suggests that Americans’ native ability is just as good as anyone’s, but that we fail to capitalize on that ability through hard work. In response to the lackluster high school math performance, some influential voices in American education policy have suggested simply teaching less math—for example, Andrew Hacker has called for algebra to no longer be a requirement. The subtext, of course, is that large numbers of American kids are simply not born with the ability to solve for x.

We believe that this approach is disastrous and wrong. First of all, it leaves many Americans ill-prepared to compete in a global marketplace with hard-working foreigners. But even more importantly, it may contribute to inequality. A great deal of research has shown that technical skills in areas like software are increasingly making the difference between America’s upper middle class and its working class. While we don’t think education is a cure-all for inequality, we definitely believe that in an increasingly automated workplace, Americans who give up on math are selling themselves short.

Too many Americans go through life terrified of equations and mathematical symbols. We think what many of them are afraid of is “proving” themselves to be genetically inferior by failing to instantly comprehend the equations (when, of course, in reality, even a math professor would have to read closely). So they recoil from anything that looks like math, protesting: “I’m not a math person.” And so they exclude themselves from quite a few lucrative career opportunities. We believe that this has to stop. Our view is shared by economist and writer Allison Schrager, who has written two wonderful columns in Quartz (here and here), that echo many of our views.

One way to help Americans excel at math is to copy the approach of the Japanese, Chinese, and Koreans.  In Intelligence and How to Get It, Nisbett describes how the educational systems of East Asian countries focus more on hard work than on inborn talent:

  1. “Children in Japan go to school about 240 days a year, whereas children in the United States go to school about 180 days a year.”
    2. “Japanese high school students of the 1980s studied 3 ½ hours a day, and that number is likely to be, if anything, higher today.”
    3. “[The inhabitants of Japan and Korea] do not need to read this book to find out that intelligence and intellectual accomplishment are highly malleable. Confucius set that matter straight twenty-five hundred years ago.”
    4. “When they do badly at something, [Japanese, Koreans, etc.] respond by working harder at it.”
    5. “Persistence in the face of failure is very much part of the Asian tradition of self-improvement. And [people in those countries] are accustomed to criticism in the service of self-improvement in situations where Westerners avoid it or resent it.”

We certainly don’t want America’s education system to copy everything Japan does (and we remain agnostic regarding the wisdom of Confucius). But it seems to us that an emphasis on hard work is a hallmark not just of modern East Asia, but of America’s past as well. In returning to an emphasis on effort, America would be returning to its roots, not just copying from successful foreigners.

Besides cribbing a few tricks from the Japanese, we also have at least one American-style idea for making kids smarter: treat people who work hard at learning as heroes and role models. We already venerate sports heroes who make up for lack of talent through persistence and grit; why should our educational culture be any different?

Math education, we believe, is just the most glaring area of a slow and worrying shift. We see our country moving away from a culture of hard work toward a culture of belief in genetic determinism. In the debate between “nature vs. nurture,” a critical third element—personal perseverance and effort—seems to have been sidelined. We want to bring it back, and we think that math is the best place to start.

Source: http://www.theatlantic.com/education/archive/2013/10/the-myth-of-im-bad-at-math/280914/?utm_source=brilliant

Çalışmalar çok fazla sayıda oyuncağın çocuklar için kötü olduğunu ileri sürüyor

Bu ebeveynlerin öteden beri şüphelendiği bir şeydi. Yeni bir çalışma çok fazla oyuncağı olan çocukların dikkatinin daha kolay dağıldığını ve kaliteli oyun zamanından keyif almadıklarını ileri sürmektedir.

ABD, Ohio’daki Toledo Üniversitesi’ndeki araştırmacılar yeni yeni yürümeye başlayan 36 çocuğu topladılar ve onları bir odada yarım saat boyunca dört veya 16 oyuncakla oyun oynamaya davet ettiler.

Küçük çocukların oynayacak daha az oyuncakları olduğunda daha yaratıcı olduklarını tespit etmişlerdir. Ayrıca, daha az oyuncakları olduğunda çocuklar her oyuncağın başka nasıl kullanılabileceğini düşünerek ve oyunlarının süresini uzatarak her oyuncakla iki kat daha uzun süre oynamışlardır.

Araştırmacılar ebeveynlerin, okulların ve çocuk yuvalarının oyuncakların çoğunu kaldırmaları ve az sayıda oyuncağı belirli aralıklarla çıkararak çocukları daha yaratıcı olmaya ve dikkat sürelerini arttırmaya teşvik etmeleri gerektiği sonucuna varmaktadırlar.

Çalışmanın başyazarı Dr. Carly Dauch Infant Behaviour and Development.dergisine şunları söylemiştir: “Bu çalışmada yürümeye yeni başlayan çocukların çevresindeki oyuncak sayısının çocukların oyun kalitesini etkileyip etkilemediği belirlenmeye çalışılmıştır.”

“16 oyuncaklı durumda yüksek sayıda oyun oynanmasının oyunun süresini ve derinliğini engellediği görülmüştür. Mevcut olan diğer oyuncaklar dışarıdan dikkat dağıtıcı bir kaynak teşkil etmiş olabilir.”

“2-4 yaş arasındaki dönemde çocuklar dikkat üzerinde daha üst seviyede kontrol geliştirirler ama tam olarak hâkim olamayabilirler. Dikkatleri ve dolayısıyla oyunları, içinde bulundukları ortamdaki dikkat dağıtıcı etkenler nedeniyle bölünebilir.

“Mevcut çalışmanın sonuçları çok fazla sayıda oyuncağın böyle dikkat dağıtıcı bir etken teşkil edebileceğini ileri sürmektedir.

“Yeni yürüyen çocukların bulunduğu ortamda daha az oyuncak olduğu zaman çocuklar tek bir oyuncakla daha uzun süre oynamakta ve bu sayede keşfetmek ve daha yaratıcı oyunlar oynamak için daha iyi odaklanabilmektedirler.”

İngilizler her yıl oyuncaklara 3 milyar pounddan fazla harcamaktadır ve anketler tipik bir çocuğun toplam 238’den fazla oyuncağı olduğunu fakat ebeveynlerin çocukların her gün sadece ‘en sevdikleri’ 12 oyuncakla, yani toplam oyuncaklarının sadece yüzde beşi ile oynadıklarını düşündüklerini göstermektedir.

Bununla birlikte, çok fazla sayıda oyuncağın dikkat dağıtıcı olabileceği bir araştırma tarafından ilk defa ileri sürülmemiştir. 1990larda Alman araştırmacılar Elke Schubert ve Rainer Strick oyuncakların Münih çocuk yuvasından üç ay boyunca alındığı bir deney yapmışlardı.

Sadece birkaç hafta içinde çocuklar duruma alışmışlar ve oyunları daha yaratıcı ve sosyal hale gelmiştir. Bu araştırmacılar bulgularını The Toy-free Nusrery adlı bir kitap yayınlayarak paylaşmıştır.

Yazar Joshua Becker de ClutterFree with Kids adlı kitabında boş alanları olan oyun odaları yaratıcılığı desteklediği, dikkat süresini uzatmaya yardımcı olduğu ve küçük çocuklara eşyalarına iyi bakmayı öğrettiği için daha az oyuncağın çocuklar için daha iyi olduğunu iddia etmektedir.

Joshua Becker: “Bir çocuk arkasında hala sayısız seçenek varken önündeki oyuncağın kıymetini bilmeyi nadiren öğrenecektir.”

“Çocukların çok fazla oyuncağı olunca, doğal olarak oyuncaklarına çok iyi bakmayacaklardır. Ellerinin altında başka bir oyuncak olduğu müddet oyuncaklarına değer vermeyi öğrenmeyeceklerdir.

“Daha az oyuncak çocukların sorunları sadece ellerindeki malzemelerle çözerek becerikli olmalarını sağlar. Ve becerikli olmak önemli bir nimettir.

Bu araştırma Infant Behaviour and Development adlı dergide yayınlanmıştır.

Kaynak: http://www.telegraph.co.uk/science/2017/12/05/many-toys-bad-children-study-suggests/

Too many toys are bad for children, study suggests 

It’s what parents have suspected all along. Children who have too many toys are more easily distracted, and do not enjoy quality playtime, a new study suggests.

Researchers at the University of Toledo in Ohio, US, recruited 36 toddlers and invited them to play in a room for half an hour, with either four toys, or 16 toys.

They found that youngsters were far more creative when they had fewer toys to play with. They also played with each for twice as long, thinking up more uses for each toy and lengthening and expanding their games.

The authors conclude that parents, schools and nurseries should pack away most of their toys and just rotate a small number regularly, to encourage children to become more creative and improve their attention spans.

“This study sought to determine if the number of toys in toddlers’ environments influences the quality of their play,” said lead author Dr Carly Dauch in the journal Infant Behaviour and Development.

“The higher number of incidences of play in the 16 toy condition did seem to interfere with duration and depth of play. Other toys present may have created a source of external distraction.

“During toddlerhood, children develop, but may not have mastered, higher level control over attention. Their attention, and therefore, their play may be disrupted by factors in their environments that present distraction.

“The results of the present study suggest that an abundance of toys may create such a distraction.

“When provided with fewer toys in the environment, toddlers engage in longer periods of play with a single toy, allowing better focus to explore and play more creatively”.

Britons spend more than £3 billion each year on toys and surveys have shown that a typical child owns 238 toys in total but parents think they play with just 12 ‘favourites’ on a daily basis making up just five per cent of their toys.

However it is not the first time that research has suggested that too many toys can be distracting. In the 1990s German researchers, Elke Schubert and Rainer Strick conducted experiment where toys were taken away from Munich nursery for three months.

After just a few weeks, the children re-adjusted and their play became far more creative and social. They published their findings in a book, The Toy-free Nursery.

In his book, ClutterFree with Kids author Joshua Becker also argued that fewer toys are better for children because sparse playrooms encourage creativity, help develop attention spans, and teach youngsters about taking care of their possessions.

“A child will rarely learn to fully appreciate the toy in front of them when there are countless options still remaining on the shelf behind them,” he said.

“When kids have too many toys, they will naturally take less care of them. They will not learn to value them if there is always a replacement ready at hand.

“Fewer toys causes children to become resourceful by solving problems with only the materials at hand. And resourcefulness is a gift with unlimited

The research was published in the journal Infant Behaviour and Development.

Source: http://www.telegraph.co.uk/science/2017/12/05/many-toys-bad-children-study-suggests/

 

Doğumdan 12. Aya Kadar Sosyal-Duygusal Gelişim

Bebekler kim olduklarını doğumdan itibaren gördükleri muameleye göre öğreniyorlar.

Sevgi dolu ilişkiler küçük çocuklara konfor, güvenlik, güven ve cesaret anlayışı verir. Küçük çocuklara arkadaşlık kurmayı, duygularını aktarmayı ve zorluklarla baş etmeyi öğretir. Kuvvetli, olumlu ilişkiler aynı zamanda çocukların güven, empati, şefkat ve doğru ve yanlış anlayışı geliştirmesine yardım eder.

Doğdukları andan itibaren, bebekler kim olduklarını gördükleri muameleye göre öğrenmektedir. Anne-babalar, akrabalar ve çocukla ilgilenen kişiler günlük etkileşimlerle bebeklere şu gibi mesajlar verirler: sen zekisin, sen çözersin, sen seviliyorsun, beni güldürüyorsun, seninle olmayı seviyorum. Bu mesajlar bebeğin öz saygısını şekillendirmektedir.

6 aylık bir bebek annesi yüzünü bir mendille kapatıp açtıktan sonra “Ce-ee!”deyince defalarca güler. Annesi, mendili masaya bırakmayı deneyince bebek “eh, eh, eh” der ve oyunu tekrar oynamak istediğini annesine belli etmek için kollarını ve bacaklarını sallar. Annesi bebeğin istediğini yapar ve bebek sıkılıncaya kadar oynamaya devam eder. Bu bebek başkalarıyla ilişkilerin tatmin edici ve keyifli olduğunu, iyi bir iletişimci olduğunu ve ihtiyaçlarının ve isteklerinin önemli olduğunu keşfetmektedir.

Sizin Yapabilecekleriniz  

Bebeğinize duyarlı bakım sağlayın.

Duyarlı bakımla çocuğa bakarken onun ihtiyaçlarına uygun davranmak kastedilmektedir. Örneğin; 10 aylık bebeğiniz tekmelemeye, agulamaya ve yemek saatinde kaşığını kendisinin tutabileceğini size göstermek için eliyle bir şeyler tutmaya başladı. Henüz kendi başına yemek yiyemeyeceğini biliyorsunuz, bu yüzden eline bir bebek kaşığı tutuşturup başka bir kaşıkla onu beslemeye devam edin. Bu duyarlı bakımdır çünkü bebeğin davranışının ne anlama geldiğini düşünmek için vakit ayırdınız ve onu desteklemenin bir yolunu buldunuz.

  • Bebeğinizi tanıyın. Sevdiği ve sevmediği şeyler neler? En sevdiği oyuncaklar hangileri? Hangi günlük program onun için uygun?
  • Çocuğunuzun bakıcısıyla (bakıcılarıyla) açık ve işbirlikçi bir ilişki kurun. Çocuğunuzun bakıcısıyla bebeğiniz hakkında konuşun – kişiliği, neler yapmayı sevdiği, onu neyin sakinleştirdiği, onu nelerin üzdüğü. Bebeğinizin genel günlük programını ve tipik aktivitelerini paylaşın. Bebeğiniz (ve aileniz) hakkında daha çok bilgi sahibi olmak bakıcıların bebeğinizin ihtiyaçlarını karşılamasına yardımcı olur. Bakıcılarla işbirliği yapmak her ikinizin de saygı gördüğünü ve desteklendiğini hissetmenizi sağlar.

Bebeklerin gelişen becerilerini destekleyin.

Bebekler en iyi oyun oynamalarına, keşfetmelerine ve ilgilendikleri şeyleri yapmalarına izin verdiğiniz zaman öğrenirler. Bir zorluğun üstesinden çok sinirlenmeden gelebilmelerini sağlayacak kadar yardım ettiğinizde yeni beceriler geliştirirler. Örneğin; yuvarlanmaya çalışan beş aylık bir bebeğin yanında bir oyuncak tutup vücudunu oyuncağa doğru uzatmasını sağlayabilirsiniz.

  • Bebeğinizin keşiflerinin tadını çıkarın. Buldun beni! Yüzümü saklayan eşarbı çektin ve işte buradayım! Bebeğinizin sahip olduğu becerileri geliştirin. Örneğin; bebeğiniz bloklarla bir şey yapmaya çalışıyorsa ve iki tane bloku birleştirdiyse, üçüncüyü de size ekleyin ve kulesine eklemesi için dördüncü bloku onun eline verin.

Sevecen ve şefkatli olun.

Bebeğinize dokunmak, onu kucağınızda tutmak, rahatlatmak, sallamak, ona şarkı söylemek ve onunla konuşmak bebeğinize özel olduğu ve sevildiği mesajını verir. Bebekler şirin ve sevimliyken sevecen olmak kolayken, zor, mızmız olduklarında, çok ağladıklarında veya sancılı olduklarında da şefkatli olmak önemlidir. Zor zamanlarda çocuğunuzun yanında olabildiğinizde çocuklar –ne olursa olsun- sevildiklerini öğrenirler.

  • Sarılın ve öpün. Bebeğiniz onu ne kadar çok sevdiğinizi bilsin.
  • Zor zamanlarda sabırlı olun. Sancı, ağlama ve mızmızlık bebekliğin bir parçasıdır. Çocukları en zor hallerinde bile desteklediğinizde size güvenebileceklerini bilmelerini sağlarsınız. Bu onlara kendilerini güvende hissettirir ve büyüyünce de kendilerini sakinleştirmeyi öğrenme olasılığını arttırır.

Çocuğunuzun kendini güvende hissetmesine yardım edin.

Ağlamalarına ve diğer iletişimlerine karşılık vererek bebeğinizin kendini güvende hissetmesine yardım edersiniz —mesela, “Yukarı!” dermiş gibi kollarını havaya uzattığında bebeğinizi kucağınıza almak gibi. Bebekler sizden çok şefkat görünce ve günleri tahmin edilebilir olduğunda da güvende hissederler. Çocuğunuzun her zaman onun yanında olduğunuzu öğrenmesine yardım eden şey onunla paylaştığınız sevgi ve güvendir. Bu güven ona özgüven verir.

  • Bebeğiniz için güvenli bir “merkez üssü” olun. Çocuğunuzun emekleyerek sizden uzaklaşıp sonra sizinle iletişim kurmak için geri dönüşünü izleyin. Hala orada olduğunuzdan emin olmak istiyor ve biraz daha keşfetmek için sizden biraz destek bekliyor olabilir.
  • Bebeğiniz için rutinler belirleyin. Ne bekleyeceğini bilmek bebeklerin güvende hissetmelerine, kendilerine güvenmelerine ve dünyalarının kendi kontrolleri altında olduğunu hissetmelerine yardımcı olur. Günlük rutinleri aynı sırada ve her gün aynı saatte yapmaya çalışın. Örneğin, bir sabah yürüyüşü, arkasından bez değiştirme, sonra biberon, sonra da hikâyeler gibi bir sıralama olabilir.

Ev kültürünüzü çocuğunuzun günlük rutinlerinin parçası haline getirmenin yollarını arayın.

Bir çocuğun kültürü kim olduğunun önemli bir parçasıdır. Kültürü ile olan bağlantısı çocuğun kimliğini ve öz saygısını sağlıklı ve olumlu şekilde şekillendirir.

  • Çocuğunuzun bakıcılarına ailenizdeki önemli kişiler (anne, baba, büyükanne ve büyükbaba) ve şeyler (biberon, battaniye, emzik, vs.) için kullanılan sözcükleri öğretin.
  • Ev kültürünüzü yansıtan kitaplar ve müzikler seçin. Bunlar genellikle kütüphanenizde mevcuttur ve hızla çocuğunuzun günlük rutinlerinin –yatma zamanı, banyo saati veya arabada giderken- sevilen bir parçası olacaktır.

Kaynak: https://www.zerotothree.org/resources/238-birth-to-12-months-social-emotional-development

 

Araştırmalar sürekli cep telefonlarını kontrol eden ebeveynlerin kısa dikkat süresine sahip çocuklar yetiştireceklerini ileri sürüyor

Psikologlar bir ebeveynin dikkat süresi ile bunun çocuklarının konsantrasyonu üzerindeki etkisi arasındaki ilk doğrudan bağlantıyı buldular.

Araştırmalar çocuklarıyla oynarken telefona bakan veya dikkati dağılan ebeveynlerin kısa dikkat süresine sahip çocuklar yetiştirebileceklerini ileri sürüyor.

Psikologlar bir ebeveynin bir oyuncağa dikkatini ne kadar süre verdiği ile bunun çocuklarının konsantrasyonu üzerindeki etkisi arasındaki ilk doğrudan bağlantıyı bulduklarını söylediler.

Current Biology adlı dergide yayınlanan çalışmanın çocuğun okulda performans sergilemeye devam etmesi üzerinde de etkileri olduğunu eklediler.

“Çocuğun davranışına duyarsız birileri varsa, bu gelecekteki sorunlar için bir tehlike işareti olabilir.”

Dr Chen Yu

Uzmanlar 36 ebeveynin ve bir yaşındaki çocuklarının göz hareketlerini başa monte edilen kameralarla izlediler.

Çocuklarıyla mümkün olduğu kadar doğal olabilmelerini sağlamak için ebeveynlere neyi incelediklerini söylemediler.

Indiana Üniversitesi’nden uzmanlar tarafından yürütülen çalışma bir ebeveynin ve dolayısıyla bebeğinin oyun oynarken bir objeye ne kadar çok dikkatini verirse, bebeğin objeye dikkatini vermeye ebeveyn durduktan sonra bile  o kadar devam ettiğini göstermiştir.

Dikkati dağılan ve başka yere bakan veya arkasına yaslanıp oyun oynamayan ebeveynlerin bebekleri en kısa dikkat süresine sahipti.

Araştırmacılar oyunu yönlendirmeye çalışan ebeveynlerin – oyuncakları tutmak ve adını söylemek gibi – çocuklarının dikkat sürelerinin oyunu çocuklarının yönlendirmesine izin veren ebeveynlerin çocuklarının dikkat süresinden daha kısa olduğunu da tespit etmiştir.

Çalışmayı yürüten Dr Chen Yu: “Çocukların dikkati sürdürme yeteneği ilerideki dil edinimi, problem çözme ve diğer temel bilişsel gelişim alanlarındaki gelecek başarısının güçlü bir göstergesi olarak bilinmektedir.

“Çocukları oyun oynarken dikkati dağılan veya çok dalıp giden ebeveynlerin çocukların gelişmekte olan dikkat sürelerini gelişimin kilit aşamalarından birinde olumsuz etkiledikleri görülmektedir.

“Çocuğun davranışına duyarsız birilerinin olması, gelecekteki sorunlara yönelik bir tehlike işareti olabilir.”

Dr. Yu ebeveynlerin çocuklarının oynadıkları şeylere ilgi göstererek onları dikkat sürelerini uzatma konusunda “destekleyebileceklerini ve eğitebileceklerini” ifade etmiştir.

“Çünkü uzun dikkat süresi okul başarısı için önemlidir, bu etki uzun dikkat süresi açısından bireysel farklılıkları anlamanın ve potansiyel olarak uzun dikkat süresi gelişimini etkilemenin bir yolunu sunar.”

Çalışmanın ortak yazarlarından Dr Linda Smith: “Çalışmamız dikkatin sosyal etkileşimden etkilendiğini dikkate alan ilk çalışmalardan. Dikkatin gerçekten de iki sosyal partner tarafından yapılan bir aktivite olduğu görülmektedir, çalışmamız da bir bireyin dikkatinin başka bir bireyin dikkatini etkilediğini göstermektedir.”

Dr Yu çalışmaya katılıp çocuklarıyla oynayan pek çok ebeveynin “çok zorlandığını” ve oyunu yönlendirdiğini söylemiştir.

“Oyuncakları çocukları için tutarak ve objelerin adını söyleyerek ebeveynlik becerilerini göstermeye çalışıyorlardı. Ama kamera görüntülerini izleyince, çocukların gözlerinin tavanda veya ebeveynlerinin omzunda gezdiğini gerçekten görebiliyorsunuz.”

Daha başarılı olan ebeveynler çocuklarının oyunu yönlendirmesine izin verenlerdi.

“Bu ebeveynler çocuklar bir oyuncağa ilgi gösterene kadar beklediler ve sonradan objenin adını söyleyerek ve oyuna teşvik ederek oyuna dâhil olup ilerlettiler.”

“Duyarlı ebeveynler çocuklarının ilgi alanlarına karşı hassastı ve dikkatlerini desteklediler.”

Hem ebeveynler hem de bebekler bir oyuncağa 3.6 saniyeden fazla dikkatini verdiğinde, bebekler objeye ortalama 2.6 saniye daha bakmaya devam ettiler. Bu süre ebeveynlerinin oyuncağa olan ilgisi kaybolan bebeklerin dikkat süresinden dört kat daha uzundur.

Dr Yu bu ekstra saniyelerin oyun boyunca arttırılması durumunda- ve bu oyunların zihinsel gelişimin kritik aşaması boyunca aylarca her gün oynanması halinde- etkisinin çok önemli olduğunu ifade etmektedir.

Dr Smith şunları eklemektedir: “Bir bebeğin hayatında her gün görülen bu etki güçlü uzun süreli dikkat ve konsantrasyon becerilerinin kaynağı olabilir.”

Kaynak: http://www.telegraph.co.uk/news/2016/04/28/parents-who-constantly-check-mobile-phones-will-raise-children-w/

 

Parents who constantly check mobile phones will raise children with short attention spans, study suggests

Psychologists found the first direct connection between how long a parent pays attention and the impact this has on their child’s concentration

Parents who look at their phones or get distracted when playing with their children may raise youngsters with short attention spans, research suggests.

Psychologists said they have found the first direct connection between how long a parent pays attention to a toy and the impact this has on their child’s concentration.

The study, published in the journal Current Biology, has implications for how a child goes on to perform at school, they added.

“When you’ve got someone who isn’t responsive to a child’s behaviour, it could be a real red flag for future problems”

Dr Chen Yu

The experts tracked the eye movements of 36 parents and their one-year-old children by using head-mounted cameras.

They did not tell parents what they were looking for in order to ensure they were as natural as possible with their children.

The study, from experts at Indiana University, showed that the longer a parent, and therefore their baby, paid attention to an object while playing, the longer the baby kept paying attention to it, even after a parent stopped.

The shortest attention spans in babies were among those whose parents got distracted and looked elsewhere, or sat back and did not play along.

The researchers also found that parents who tried to direct play – such as by holding out toys and naming them – had children with lower attention spans than those who let their children take the lead with playing.

Dr Chen Yu, who led the study, said: “The ability of children to sustain attention is known as a strong indicator for later success in areas such as language acquisition, problem-solving and other key cognitive development milestones.

“Caregivers who appear distracted or whose eyes wander a lot while their children play appear to negatively impact infants’ burgeoning attention spans during a key stage of development.

“When you’ve got someone who isn’t responsive to a child’s behaviour, it could be a real red flag for future problems.”

He said parents could “support and train” children to sustain attention through showing an interest in what their child is playing with.

“Because sustained attention matters to school success, this influence provides a way to understand individual differences in sustained attention and to potentially influence its development.”

Dr Linda Smith, co-author of the study, said: “Our study is one of the first to consider attention as impacted by social interaction. It really appears to be an activity performed by two social partners since our study shows one individual’s attention significantly influences another’s.”

Dr Yu said a lot of parents in the study who did play with their children were “trying too hard” and directing play.

“They were trying to show off their parenting skills, holding out toys for their kids and naming the objects. But when you watch the camera footage, you can actually see the children’s eyes wandering to the ceilings or over their parents’ shoulders — they’re not paying attention at all.”

Parents who had more success were those who let their children take the lead.

“These caregivers waited until they saw the children express interest in a toy and then jumped in to expand that interest by naming the object and encouraging play,” he said.

“The responsive parents were sensitive to their children’s interests and then supported their attention.”

When both parents and babies paid attention to a toy for more than 3.6 seconds, babies then continued looking at the object for 2.6 more seconds on average. This is four times longer than those whose parents lost interest in the toy.

Dr Yu said that when these extra seconds are magnified over a play session – and those play sessions occur daily for months during a critical stage in mental development – the effect is significant.

Dr Smith added: “This effect, day in and day out in an infant’s life, may be the source of strong skills in sustained attention and concentration.”

Source: http://www.telegraph.co.uk/news/2016/04/28/parents-who-constantly-check-mobile-phones-will-raise-children-w/

Sınıf ve Öğrenci Profilleri 

CLASS AND STUDENT PROFILES

Sınıf profilleri ve öğrenci profilleri geliştirmek öğretmenlerin her öğrencinin öğrenmesini ve başarılı olmasını sağlayan günlük değerlendirmeyi ve öğretimi planlamalarına yardımcı olmaktadır. Öğrenme için Evrensel Tasarım ilkelerine göre, sonuçta ortaya çıkan stratejiler ve yaklaşımlar “bazıları için gerekli ve herkes için iyidir.”

Developing class profiles and student profiles can help teachers plan daily assessment and instruction that enables every student to learn and achieve success. The resulting strategies and approaches are, according to principles of UDL, “necessary for some, and good for all”.

Okumaya devam et

3. SINIF ve FEN BİLİMLERİ

THIRD GRADE AND SCIENCE

Çocukları fen alanında geliştirmekle genel olarak etraflarındaki dünyaya dair kavramsal anlayışlarını derinleştirmek, bilimin nasıl uygulandığını daha iyi anlamalarını sağlamak ve bilimsel araştırma yapma yeteneklerini geliştirmek hedeflenmektedir. Yetişkinler destekleyici bir ortamla çocukların bu hedefleri gerçekleştirmesine yardımcı olabilir. Çocuklar daha iyi okumaya başladıkça ve dil becerileri geliştikçe, bilgileri çoğunlukla kavramları anlamadan ezberleyebilir hale gelirler. Ancak çocukların bilimi anlamak için sadece okuduklarına veya duyduklarına güvenmemeleri gerekmektedir. Artık çocuklardan olguları birinci elden araştırmalarını ve incelemelerini istemek daha erken yaşlardaki kadar önemlidir. Çocuklar dil becerilerini ne düşündüklerinden bahsederek ve düşüncelerini savunmak için deliller kullanarak anlayışlarını derinleştirmek için daha iyi kullanabilirler.

Okumaya devam et

1. SINIF ve YARATICI SANATLAR

FIRST GRADE AND CREATIVE ARTS

Resim                                                                                   

  • Farklı renkleri, şekilleri ve çizgileri bir araya getiren resimler yapar. Desenler yapmak için şekilleri düzenli bir biçimde yerleştirebilir (örneğin; bir kesik veya yırtık kağıt kolajı yapar). İki boyutlu veya üç boyutlu sanat çalışmaları yapmak için çeşitli materyalleri kullanabilir (örneğin; sulu boyayla kolajı birleştirir, kartondan yaratıcı bina maketleri yapar). Sanat eserleri için fikirler üretir. Kendi başına yeni aktiviteler deneyerek daha bağımsız olmaya çalışır. Sık sık başkalarının nesnelerin resmini gerçekçi yapma yeteneğini takdir eder.
  • Resim materyalleri (boya, kil, ağaç, video bantı gibi), teknikleri (üst üste koyma, gölgeleme, büyüklüğünü ve rengini değiştirme gibi) ve basit süreçler (yaratım sürecinin bir parçası olarak materyallerin eklenip çıkarıldığı eklemeli ve çıkarmalı heykel gibi) arasındaki farklar hakkındaki bilgisini geliştirir. Resim araç-gereçlerini gittikçe daha güvenli ve sorumlu bir biçimde kullanabilir. Farklı materyallerin, tekniklerin ve süreçlerin nasıl farklı tepkilere neden olduğunu basit bir dille tanımlar (örneğin; “Resimdeki mavi renk bana kendimi üzgün hissettiriyor” der). Resmin yapıları ve işlevleri ile anlamı aktarmak için kullanılan araçlar ve teknikler hakkında temel tercihlerde bulunur (örneğin; köpek resmi yapmak için kurşun kalem ve kağıt seçer).
  • Aileleri ve grupları gösteren resimleri sık sık seçer.
  • Farklı araçlar kullanarak bir resim çalışmasındaki basit fikirleri bulur (örneğin; “Bu bir çocukla köpeğinin resmi.” der). Doğadaki ve yapay çevredeki renk, doku, şekil, çizgi ve vurguyu belirler. Düşünceleri, deneyimleri ve hikayeleri anlatmak ve resme bakanda farklı tepkiler uyandırmak için farklı araçların (yağ, sulu boya, taş, metal gibi), tekniklerin ve süreçlerin kullanılabileceğini fark eder. Farklı kompozisyon ve ifade özelliklerinin (neşe, hüzün veya öfke duyguları uyandıran renkler veya konular gibi) ve düzenleme özelliklerinin (tekrar, denge, vurgu, zıtlık, bütünlük gibi) resme bakan kişide farklı tepkiler doğurduğunu fark eder.
  • Tarih, kültür ve görsel sanatların birbirini etkileyebileceğini bilir. İnsanların deneyimlerinin (örneğin; kültürel geçmiş, insan ihtiyaçları) belli sanat eserlerinin gelişimini nasıl etkileyebileceğini bilir. Toplumdaki sanatçıların ayırt edici rollerini belirler (örneğin; “Sanatçılar bakacağımız ve üzerinde düşüneceğimiz şeyler yaratır.” der).
  • Aileleri ve grupları gösteren sanat eserlerini sık sık tercih eder. İmgeyle ilgili olan veya olmayan kişisel sanat çalışması hakkında fikirlerini ifade edebilir (örneğin; şematik bir çizimi (baş ve gövde için birer yuvarlak, çizgiden kollar ve bacaklar) köpeğinin yemek yerken ki resmi olarak tanımlar). Sanat eserlerini sevdiği ve sevmediği yanları bakımından tartışır. Arkadaşlarının ve başkalarının orijinal sanat çalışmaları, protfolyoları ve sergileri hakkındaki basit düşünceleri belirler (örneğin; “Çiçek resmi yapmış.” der).Görsel sanat çalışmaları yapmanın çeşitli amaçlarını bilir (örneğin; kendini ifade etmek için, bir fikri aktarmak için, ritüellerde ve kutlamalarda, vs). Belli sanat eserlerine karşı farklı tepkiler verildiğini bilir (örneğin; bir kişi Monet’nin nilüfer tablosunu güzel bulurken, başka biri çirkin bulabilir).
  • Görsel imgeleri metin tanımlarına göre çizer ve tartışır. Görsel sanatlarda tasvir edilen bazı edebi ve tarihi konuları belirler. Görsel etkiler yaratmak için ışığı ve renk yelpazesini dener. Artistik tasarımlar yapmak için temel geometrik şekillerle çalışır.

Okumaya devam et

Fen Bilgisi Öğretiminin Esasları Ve K-12 Fen Bilgisi Öğretiminde Kavramsal Değişiklikler

The Essentials And Conceptual Shifts In K-12 Science Education

Eğitim bilimin öğretebileceği en önemli dersi –şüphecilik- vermekte ciddi anlamda başarısız oldu.  – David Suzuki

Önyargıları Ele Almak

Öğrenciler derse dünyanın nasıl işlediğine dair kendi fikirleriyle gelirler. Bu önyargılar öğrencilerin kendi gözlemleri de dâhil olmak üzere çeşitli kaynaklardan geliyor olabilir.  Bazı eksik fikirler yetişkinlikte de önyargı olarak kalır.

Addressing Preconceptions

Students enter the classroom with their own ideas about how the world operates. These preconceptions may come from a variety of informal sources, including students’ own observations. Some incomplete ideas persist as misconceptions into adulthood.

Bilim “Yapmak”

Bilim süreçleriyle ilgili önyargılar, genellikle süreçler kendi içinde bir amaç olduğu, bilimin temel kavramlarından ayrıldığı durumlarda ortaya çıkarlar. Öğrencilerin bilim “yapmayı” öğrenmesi için gözlem, hayal etme ve akıl yürütmenin rollerini anlamaları gerekmektedir.

Okumaya devam et

Farklı Düşünme ve Öğrenme Türleri: Bilişsel Alan

Different Kinds Of Thinking And Learning: The Cognitive Domain

Bilişsel kuram ve eğitim alanındaki araştırmacılar 1950’lerden beri Bloom’un (1956) öğrenme sınıflamalarını kullanmaktadırlar. Bazı önemli çalışmalarda Bloom ve arkadaşları üç öğrenme alanı tespit etmiştir:  bilişsel alan, duygusal alan, psikomotor alan.

Since the 1950’s, researchers in cognitive theory and education have used Bloom’s (1956) taxonomies of learning. In a number of landmark papers, Bloom and colleagues identified three learning domains:  the cognitive domain, the affective domain, the psychomotor domain.

Bilişsel alan her türlü düşünmeyi kapsamaktadır. Duygusal alan hisleri, duyguları, tutumları, değerleri ve motivasyonları kapsamaktadır. Duygusal alandaki seviyeler farkındalıktan davranışlara ve kararlara yön veren değerlere bağlılığa kadar çeşitlilik göstermektedir.  Psikomotor öğrenme alanı fiziksel hareket, koordinasyon, motor ve duyusal becerileri kapsamaktadır.

Okumaya devam et