Küresel Çevrede Karşılaştığımız Zorluklar

(Our Challenges in a Global Environment)

Yaşamın her seviyesinde radikal değişikliklerin meydana geldiği, küresel toplumumuzun çevresel, ekonomik ve toplumsal sürdürülebilirliğinin risk altında olduğu gittikçe daha karmaşık hale gelen bir dünyada, eğitimi de yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir.  Eğitimin hem hedeflerinin hem de içeriğinin teste tabi tutulması gerekmektedir; öğretmenlerin ve öğretim sürecinin rolüyle bir öğrenme kurumu olarak okulun rolünün yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.

Okulun temel misyonunun aynı kaldığı iddia edilebilir, ancak öğretmenlerin rolünün, yöntemlerin, okulun içeriğinin ve ortamının ve toplumsal değişim içindeki yerinden emin olmalıyız.

In a world of increasing complexity in which radical changes are taking place at all levels of life, where the environmental, economic and societal sustainability of our global society is at stake, we also need to rethink education. Both the objectives and the content of education need to be put to the test; the role of teachers and of the teaching process, as well as the role of school as a learning organisation need to be reassessed.

While one can argue that the fundamental mission of school remains the same, we need to be clear about the fact that the role of the teachers, the methods, the content and the setting of school and its place within society change.

Bu değişikliklere duyulan ihtiyacı anlamak için hem Avrupa seviyesinde hem de global seviyede mevcut gelişmelere bakmalı ve bunların birbirlerine bağlantılı oluşunu, nedenlerini ve etkilerini analiz etmeye çalışmalıyız. Ayrıca, karşılaştığımız zorlukları ve elimizdeki bakış açılarını da belirlememiz ve tüm bu faktörlerin eğitim üzerinde yaratabileceği (ve yaratacağı) etkiler üzerine düşünmemiz gerekmektedir.

Yaşadığımız dünya global bir dünyadır. Bu yeni bir şey değil; bununla birlikte, gerçek etkisi kendisini hayatın her alanında göstermeye başlamakta ve insanlar bunun gittikçe farkına varmaktadır. İnsanların hala hayatlarının büyük bir bölümünü kendi yerel çevrelerinde geçirmelerine ve ciddi boyuttaki yer değişikliğinin nüfusun sadece küçük bir bölümünü ilgilendirmesine rağmen, “global düşünüp yerel davranmak” yavaş yavaş insanların günlük hayatına girmektedir. Bununla birlikte, çevremiz kesinlikle globaldir ve yerel yaşam biçimimizi etkilemektedir. Bu “yeni” çevrede karşılaştığımız başlıca dört büyük zorluğa – çevrenin yüzyıl başındaki ekonomik, dijital, çeşitli ve ölçülebilir yapısı- ve bunun eğitim koşullarımız ve uygulamalarımız üzerinde nasıl etkileri olabileceğine daha yakından bakalım.

To understand the need for these changes, both at European and global levels, we must look at current developments and attempt to analyse their interconnectedness, their causes and their effects. We also need to identify the challenges we face and the perspectives available to us and reflect on the impact all these factors can (and will) have on education.

The world we live in is a global world. This is not new; however, its real impact is beginning to show in every sphere of life and people are increasingly aware of it. “Thinking global and acting local” is slowly entering people’s everyday life despite the fact that most people still live in their local surroundings for most of their lives and substantial mobility concerns only a small proportion of the population. However, our environment is decidedly global and it influences our local way of life. Let us look more closely at four of the major challenges of this “new” environment – the economic, digital, diverse and finite nature of the environment at the start of the millennium – and the implications this may have for our education provisions and practice.

Ekonomik bir çevre  

İş gücüne hazırlık olarak eğitim ve öğretim toplumlarımızı bugün gördüğümüz okul müfredatını oluşturmaya iten vizyondur. Müfredatlar büyük ölçüde bilgiye dayalıdır ve konulara disiplinlerarası çalışmalara az yer verilerek ve uygulamalı bilgi ve beceriye dayalı öğrenmeye az önem verilerek değerlendirilmekte ve işlenmektedir. 20 yıldan biraz uzun bir süre zarfında – Demir Perdenin 1989’da kalkmasından bu yana- uluslararası politik ve ekonomik durumun büyük ölçüde yeniden yapılandırılmasıyla birlikte küreselleşmenin toplum üzerindeki etkilerinde bir hızlanma gördük.

Dünyadaki sistemin karmaşasına saplanmış kurtuluşa doğru genel bir harekette saklı küresel gerçeklere dair yeni bir anlayış geliştirmemiz gerekmektedir. Dünya piyasalarının küreselleşmesiyle, değişen kaynak paylaşımı örüntüleriyle ve yeni güç yapılarının ortaya çıkmasıyla birlikte değişen ekonomik gerçekliklere tanık oluyoruz.

2008 yılında zirveye ulaşan küresel ekonomik krizin ardından, birçok ülkenin ekonomik büyümesi azalmış ve dolayısıyla daha düşük gelir ve artan işsizlik tablosunda hayat pahalılığında bir artış olmuştur. Bu unsurların bir araya gelmesinin iş durumu, iş hareketliliği ve göç üzerinde önemli etkileri vardır: yarının işgücü bugünküne benzemeyecektir. Hizmet sektörünün ve maddi olmayan ekonomik aktivitelerin gelişmesiyle, bilgi teknolojileri ve biyoteknolojideki gelişmelerle, rekabet yeteneklerinin bir araya gelmesiyle ve ortaklık alışverişleriyle, fiziki işgücüne verilen hizmetlerin düşürülüp “fikirlerin” kârlılığı için daha çok fırsat yaratılmasıyla ve ekolojik kısıtlamalara ve endişelere cevaben ekonomide sürdürülebilirlik ve sosyal sorumluluk gibi kavramların ortaya çıkmasıyla birlikte gelişecektir.

An economic environment

Education and schooling as preparation for the workforce is the driving vision that has led our societies to create the school curricula we see today. The curricula are widely knowledge based, and subject matters are viewed and treated as discrete entities taught in parallel, with little interdisciplinary treatment and less attention to applied knowledge and skill-based learning. In the space of a little over 20 years – since the fall of the Iron Curtain in 1989 – we have seen an acceleration of the effects of globalisation on society with a major restructuring of the international political and economic landscape.

We are called to move towards a new understanding of global realities embedded in a general movement towards emancipation anchored in the complexity of a worldwide system. We are witnessing changing economic realities with the globalisation of the world markets, changing patterns of sharing resources, and the emergence of new power structures.

Following the global economic crisis that reached its peak in 2008, there has been reduction of economic growth in many countries and consequently an increase of the cost of living within a picture of lowered income and increasing unemployment. These combined elements have a notable impact on the job landscape, on work mobility and population migration: tomorrow’s workforce will not resemble today’s. It will evolve with the development of the tertiary sector and immaterial economic activities, with technological advances in information and biotechnology, the development of competitiveness clusters and exchanges in partnership, the reduction of the remuneration of physical labour while providing expanded opportunities to increase the profitability of “ideas”, and the advent of concepts such as sustainability and social responsibility in the economy to answer to ecological constraints and concerns.

Bunun yanı sıra, esneklik ve hareket edebilirlik özellikleri –coğrafi, mesleki, entellektüel ve duygusal anlamda- geleceğin iş bağlamında son derece önemli olacaktır: çalışanlar bir iş buldukları veya şirketlerinin onları gönderdiği bir bölgede veya ülkede çalışmaktadır, işleri senelerce aynı kalmamakta ve çalışanları yeni beceriler edinmeye mecbur etmektedir ve çalışanlar farklı takımlarda ve farklı takımlarla çalışacaklardır.

Böylece, bir tezat doğmuştur. Eğitim kurumlarının verdikleri ile işgücü piyasasının aradığı ve toplumun ihtiyaç duyduğu şey arasında devamlı bir beceri uyumsuzluğu söz konusudur. Okullar geleneksel eğitim görüşüne işe hazır olmak için bunun gerekli olduğunu ve işverenlerin günümüzün zorluklarına ve çok farklı ortamlarda işbirliği ihtiyacına uygun çapraz yeteneklere ve teknik olmayan becerilere sahip çalışanlar aradığını iddia ederek karşılık vermektedirler. Örneğin, problem çözme becerileri, uluslararası ve kültürlerarası beceriler, sistemik düşünme ve ortak bilgi oluşturma, eleştirel düşünme, yeni gelişmelerle hızla yüz yüze gelme ve belirsizlikle baş etme kapasitesi, işbirlikçi tutum ve beceriler, çoklu bilgi ağlarında araştırma, teknolojik değişikliklere yeni iş organizasyonu örüntüleriyle uyum sağlama gibi.

Eğitime ve eğitim sistemlerine yatırımın, örgün ve örgün olmayan eğitimi geliştirmenin (gençlere ve yetişkinlere yönelik) açığı kapatmak ve bu yeni toplumsal ihtiyaçları karşılamak için tamamen gözden geçirilmesi gerekecektir.

In addition, aspects of flexibility and mobility – geographical, occupational as well as intellectual and emotional – will be essential for the future context of work: employees work in an area or country where they find a job or where their respective companies send them, their jobs do not remain the same over the years and oblige them to acquire new competences, and they will work in and with diverse teams.

Thus, a paradox has developed. There is a persistent skills mismatch between what educational institutions provide and what the labour market is seeking and what society needs. Schools respond to a traditional view of education, arguing that this is what is needed for job preparedness while the labour market and recruiters are searching for workers who possess transversal competences and soft skills adapted to today’s challenges and need for co-operation within very diverse settings. For instance, problem-solving skills, international and intercultural competences, systemic thinking and collective knowledge building, critical thinking, capacity to face new developments quickly and coping with uncertainty, co-operative disposition and skills, navigating in multiple knowledge networks, adjusting to technological change with new patterns of work organisation.

Investment in education and training systems, improving formal and non-formal education (of young people and adults of all origins present) will have to be fully revised in order to bridge the gap and meet these new societal needs.

Dijital bir ortam  

Geçmişin değerlerini ortadan kaldırma eğilimindeki kalıcı olarak birbirine bağlı vatandaşların gelmesiyle hızlı ve sürekli teknolojik değişim özelliği taşıyan dijital kültür/devrim ekonomik, politik, sosyal ve kültürel hayatımızı derinden etkilemektedir. Dijital kültür aynı zamanda piramitsi, değişmez güç yapılarından çapraz, daha akışkan güç sitemlerine geçerek güç yapılarını ve ilişkilerini değiştirme potansiyeline de sahiptir.

Dijital alanın büyümesi sadece küresel ekonomiyi ve alışverişleri kolaylaştırmamakta, aynı zamanda insanlar arasında öngörülemez bir birbirine bağlılık sağlamakta ve dahası yapma, düşünme, birbiriyle ilişkilendirme, bilgiyle verilerle ve öğrenmeyle ilişki kurma yollarımız da değiştirme potansiyeline sahiptir –ve değiştirmiştir.

Birbirine bağlantılı olma ve artan hareketlilik de – iş nedeniyle veya ekonomik ve politik nedenlerle- çok daha fazla sayıda insanı –fiziksel ve sanal anlamda- birbirine yakınlaştırmakta ve temas haline getirmektedir.

A digital environment

The digital culture/revolution profoundly affects our economic, political, social and cultural life, marked by rapid and continued technological change with the arrival of the permanently connected citizen inclined to upset the paradigms of the past. It also has the potential to change power structures and relationships, moving from pyramidal, rigid power structures to transversal, more fluid systems of power.

The expansion of the digital space not only facilitates the global economy and exchanges, it also allows for an unprecedented interconnectedness of people and furthermore has the potential – and already plays it out – of changing our ways of doing, of thinking, of relating to each other, of relating to information, knowledge and learning.

The interconnectedness and increased mobility – be it for work, pleasure or for economic and political reasons – also bring ever more people into closer – physical and virtual – contact with the other.

Dijital çevre birey ve grup katılımını arttırma ve böylece aktif ve demokratik vatandaşlık için yeni alanlar açma potansiyeline sahiptir. Burada önemli olan belirli bir teknoloji platformunun (belirli protesto ve ayaklanma durumlarında sosyal medya kullanımından bahsederken Twitter ve Facebook devrimleri) kullanılması değil, daha ziyade bunun altında yatan ideal veya vizyondur: bir şeffaflık, bilgiye erişim ve özellikle de paylaşım ve mevcut engellerin ötesine geçme ideali.

The digital environment has the potential to enhance individual and group participation and thus new avenues for active and democratic citizenship. What is important here is not the use of a particular technological platform (and speaking of Twitter or Facebook revolutions when referring to the use of social media in particular situations of protest or upheaval) but rather the underlying ideal or vision: an ideal of transparency, of access to information, and especially of sharing and transcending current barriers.

Bu çevrenin sosyal etkisinin demokrasilerimiz üzerinde bir etkisi vardır: ara yüzler, platformlar, online araçlar ve alanlar “tasarlanmakta” ve böylece belirli yeni sosyal etkileşim türleri ortaya çıkmaktadır. Web 2.0 etkileşim alanı tasarımları bize bugün birlikte nasıl yaşadığımıza dair yeni tanımları işaret etmekte ve demokrasi ve insan hakları sorunları tam da bu noktada baş göstermektedir. Artan birbirine bağlantılı olma hali aslında empati deneyimimizi arttırabilir ve dijital medya vatandaşların organize olmalarına, protesto düzenlemelerine ve insan haklarını savunmaya çalışmalarına yardımcı olabilir. Sanal aktör tüketicilik konumundan katılım konumuna geçebilir.  Cihazlarımız sadece birbirimizle görüşme ve etkileşim kurma şeklini değil, aynı zamanda insan iletişimciler olarak kim olduğumuzu da değiştirmektedir. Bu etki alanı geniş gelişmeyle birlikte, internetteki anonim konuşma şeklindeki ifade özgürlüğünün artmasının da hoşgörüsüz, şiddet ve nefret içerikli konuşmaların görünürlüğünü arttırdığına dikkat çekiyoruz. Hükümetler ve yetkili kurumlar bu yönde önemli girişimlerde bulunmalarına rağmen, internetteki sınırsız insan etkileşimini kontrol edemeyeceklerdir. Bu nedenle, vatandaşları eğitmeye, barış, saygı, demokrasi ve hukukun üstünlüğünden yana bir tutum geliştirmeye ve böylece dijital süreçlerin insanlığın kaderi için nasıl faydalı bir hale getirilebileceğini düşünmeye odaklanılmalıdır.

The social effect of this environment has an impact on our democracies: interfaces, platforms, online tools and spaces are “designed” and therefore elicit certain types of social interaction. The designs of Web 2.0 spaces of interaction point us towards new definitions of how we live together and this is where issues of democracy and human rights clearly come through. The greater interconnectedness can actually increase our human experience of empathy, and digital media can help citizens to organise, protest and attempt to defend their human rights. The cyber-actor can pass from a posture of consumerism to a position of participation. Our devices are not only changing the way we converse and interact with each other but also who we are as human communicators. Next to this far-reaching development, we also point out that the greater freedom of expression by way of anonymity of speech on the Internet is also increasing the visibility and aura of intolerant, violent and hateful speech. Governments and authoritative institutions will not be able to control the limitless human interaction on the Net, although there are notable attempts to do so. Therefore, the focus should be on educating citizens, forming attitudes friendly to peace, respect, democracy and the rule of law and thus reflecting on how digital processes can be made friendly to human destiny.

Bununla birlikte, yeni teknolojilerini içerikleriyle (ders konusu) veya yöntemleriyle (kullanırken öğrenme) entegre edemeyen örgün ve örgün olmayan eğitim ortamlarına tanık oluyoruz. Toplumda ve aile ortamlarında yeni medya hakkındaki ve yeni medya yoluyla gerçekleşecek tüm öğrenimi gayri resmi eğitime bırakalım ve sosyal etkileşimleri tehlikeye mi sokalım?

Bu yeni medyalar geleneksel kitaplarımızdan, kütüphanelerden ve öğrenme ortamlarından ve kurumlarından (üniversiteler, okullar, ders dışı faaliyetler) önemli bir atılım teşkil etmektedir. İleriye baktığımızda, günümüzde hala yaygın olmayan bilgi kaynaklarının yakında nasıl güvenilir görüleceğini; yükseköğretim kurumlarının gençler bağımsız ve akran tabanlı öğrenmeye daha çok katıldıkça nasıl başka oluşumlara dönüşeceklerini hayal edebiliriz.

Yet, we continue to witness educational settings, formal and non-formal, that fail to integrate new technologies in their content (as a subject matter) or methods (learning while using). Shall we leave all learning about, and through, new media to informal education in community and family settings, and haphazard social interactions?

These new media constitute a quantum leap from our traditional books, libraries and learning environments and institutions (universities, schools, out-of-school activities). Looking ahead, we can imagine how still uncommon sources of knowledge today will soon be considered authoritative; higher education institutions might evolve into other entities, as young people will engage more and more in self-directed and peer-based learning.

Teknoloji ve iletişim alanlarındaki gelişmeler okumayla olan ilişkimizi ve fikirleri aktarma şeklini değiştirmekte, düşüncenin doğrusal olarak temsilinden çok boyutlu temsillerine doğru ilerlemektedir (sayfalar içinde sayfalar, üst metin, gömülü medya, içeriğin yüksek hızda paylaşımı). Bu eğilim bilgiyle ve dille olan ilişkimizi çok fazla etkilemektedir: farklı ifade kuralları olan diller yaratılmaktadır (mesajlaşma, twitleşme, post etme); gençler dille yaratıcı şekillerde ilgilenmektedir, metinlerin yerini sıklıkla resimler almakta ve geleneksel okuryazarlıklar değişmektedir. Bunun eğitim üzerinde öğrenme deneyimi ve bilişsel gelişim açısından bir etkisi vardır. Dünya vatandaşlarının medyanın sadece tüketicisi oldukları bir zamandan sosyal medya içeriklerinin üreticisi olduğumuz bir zamana geldik.

Günümüzde bilgiler, veriler, görüşler eskiden olduğu gibi birkaç şeyden değil, birçok şeyden etkilenebilir. Bunun eğitim sistemimiz ve eğitimcilerimiz üzerinde düşünülmesi gereken etkileri vardır: öğrencilerin okul sistemlerine duyduğu ilgiyi korumak (uzun süre oturmak ve dinlemek), “TV dünyasında” yetişen öğretmenlerle “Web dünyasında” yetişen öğrenciler arasındaki kuşak farkını kapatmak (bu fark genç öğretmenle mesleğe atıldıkça doğal olarak kapanacaktır).

Our technological and communication advances are changing our relationship with reading and ways of transmitting ideas, going from linear presentation of thought to multidimensional ones (pages in pages, hypertext, embedded media, high-speed sharing of content). This trend impacts immensely on our relationship to knowledge and language: languages are being created (texting, tweeting, posting) that follow different rules of expression; young people are engaging in language in creative ways, images often replacing text, altering traditional literacies. This has an impact on education in terms of experience of learning and cognitive development. We have gone from a time when citizens of the world were merely consumers of media to a time when we are also becoming producers of content in the social media.

Now is a time when information, data, opinion can be influenced by many more than just a few, as it has been in the past. This has many repercussions on our education systems and educators will have to think it through: maintaining student interest in schooling systems, rethinking our expectations towards attention spans (long sessions of sitting and listening), dealing with the generation gap between teachers from a “TV world” to students in a “Web world” (this gap will phase out organically as younger teachers enter the profession).

İnternet kullanıcısı görmek istediği materyali bulur, bunu işler ve sonra da başkalarıyla paylaşmak üzere kendi hayal gücüyle ve deneyimiyle zenginleştirilmiş bir şekilde ve aynı zamanda dünyalarını şekillendirerek ve deneyimlerini anlamlandırarak başkalarına yayınlar. Öğrenenler “öğretmenlerinin hikâyelerini” kabul etmeye daha az istekli olacaklar ve eski ve yeni unsurlardan kendi hikâyelerini ve anlamlarını yaratmaya daha istekli olacaklardır.

Bu anlamda eğitimcileri “paradigmatik” bir değişim beklemektedir.

The cyber-citizen encounters the material he or she chooses to see, processes it, internalises and then puts it out again as stories to others, enriched by their own imagination and experience, and at the same time shaping their world and making sense of their experience. Learners will be less and less willing to accept “their teachers’ stories” and they will be keener to make their own stories and meanings out of old, and of new, elements.

A “paradigmatic” change is awaiting educators here.

Çeşitli bir çevre  

İnsanlığın kaderinin dünyevi birbirine bağlantılılığı kamusal söylemde ve düşüncede genellikle göz ardı edilen önemli bir gerçekliktir. Okullar toplumun yeniden üretilmesini sağlamanın yanı sıra mevcut olanı yeterince sürdürülebilir olup olmadığını sorgulamadan devam ettirmede de rol oynamaktadır. Birbiriyle bağlantılı olma ve artan hareketlilik – iş, eğlence, ekonomik veya politik nedenlerle- daha fazla sayıda insanı fiziksel ve sanal olarak birbirine yaklaştırmaktadır. Bu her zaman pozitif bir deneyim değildir, özellikle de ekonomik kriz durumlarında.

Basmakalıpların ve önyargıların pekiştirilmesi, artan ayrımcılık ve birilerini günah keçisi ilan etme yaklaşımları bir arada yaşamanın sürdürülebilirliğini tehdit etmektedir. Modern toplum bağlamımız her bireyin düşünüldüğü çoklu veya çoğul kültürlülükten biridir; bu sadece bir azınlıklar veya göçmenler meselesi değildir. Çeşitlilik demografide, bilgiye erişimde, araçlara ve kaynaklara erişimde, yaşam stillerinde, dünya görüşlerinde vb. de kendini göstermektedir. Hepimizin iyi ve başarılı bir hayat olarak düşünebileceği şeyle ilgili daha faza olasılık ve seçenek de sunmakta ve birbirimizle olan ilişkimize ve birlikte yaşamımızı nasıl düzenlediğimize dair çok daha gelişmiş bir anlayış da gerektirmektedir.

A diverse environment

The planetary interconnectedness of our human destiny is a key reality that is widely disregarded and overlooked in public discourse and reflection. Schools, along with ensuring social reproduction, play the role of perpetuating the existing without questioning its sustainability enough. The interconnectedness and increased mobility – be it for work, pleasure or for economic and political reasons – also bring ever more people in closer physical and virtual contact with each other. This is not always experienced as positive, especially in situations of economic crisis.

Reinforcement of stereotypes and prejudice, increased discrimination and scapegoating challenge the sustainability of our way of living together. The context of our modern society is one of multi- or pluri-culturalism, by which each and every individual is concerned; this is not just a question of minorities or migrants. Diversity also shows in demographics, in access to information and knowledge, access to means and resources, lifestyles, worldviews, and so on. It also opens up more possibilities and options with regard to what each of us may consider as a good and fulfilled life and it requires a much more developed understanding of the way we relate to each other and the way we organise our living together.

Bu çeşitliliği ve ötekiliği toplumlarımızın bir zenginliği olarak algılamayı öğrenmek zorundayız. Bununla beraber, önemli sosyal ayrılıkları ve ulusal egoizmin geri dönüşünü içeren ve ayrımcılığı ve yabancı düşmanlığını arttıran son zamanlardaki sistemli çoklu krizler (mali, ekonomik, sosyal) bu yönde bir devrime engel olmuştur. İnsanlık hali temsilimiz sosyal ilişkilerin bozulması pahasına özne-nesne ilişkisinin vurgulandığı bir endüstriyel sistemin korunmasına hizmet edemez.

İnsanı –ve ekosistemi- tekrar değerler şemamızın merkezine koymak insan gelişiminin geleceği açısından en önemli şeylerden biri olacaktır. Bununla birlikte, tüm değerler aynı yönü göstermemektedir. Demokrasilerimiz saygı, hoşgörü, eşitlik, dayanışma, işbirliği, yasalara uygunluk, dürüstlük gibi belirli insani değerlerin gelişmesine bağlıdır. Benimsediğimiz değerler ve tutumlar sosyal çevremizdekilerle nasıl etkileşim kurduğumuzu belirli bir dereceye kadar belirlemektedir; bu nedenle sürdürülebilir bir geleceği gerçekleştirme şansımız üzerinde çok büyük bir etkiye sahiptirler.

We must learn to understand this diversity and otherness as an enrichment of our societies. However, the recent, systemic poly-crises (fnancial, economic, social) thwarted an evolution in this direction, inducing significant social disparities and a return of national egoism, as well as amplifying discrimination and xenophobia. Our representation of the human condition cannot remain subservient to the maintenance of an industrial system in which the relationship of the subject-to-objects is emphasised to the detriment of social relations.

Putting the human – and the ecosystem – back into the centre of our value schemes will be one of the keys to future human advancement. However, not all values point in the same direction. Our democracies depend on the development of specifc humanistic values such as respect, tolerance, equity, solidarity, co-operation, lawfulness, integrity. The values and attitudes we embrace influence to a certain extent how we act with others in our social environments; therefore they have a major effect on our chances for realising a sustainable future.

Değerler, değerlerin aktarılması ve korunması ve değerlerin tanımının (yeniden tanımının) tartışılması zorunlu ve kaçınılmazdır. Güçlü bir toplumsal dayanışmaya ulaşmak için dayanışma, karşılıklı saygı ve güvene dayalı davranışımızın kültürlerarası ve demokratik bir biçimde yeninden yönlendirilmesini sağlamak için gereken tutumların, becerilerin ve bilgilerin net bir şekilde anlaşılması gerekmektedir. Buradaki zorluk en az iki yönlüdür, bireysel seviyede ve toplumsal seviyede hareket etmek: – Birey olarak çok boyutlu kimliğimizin, aidiyet duygularımızın ve ben ve öteki bağlılıklarımızın, ilişkilerimizin, bu çeşitli dünyadaki yerimizin etkilerini anlamlandırabilmeli ve yönetebilmeliyiz. Herkesin özellikleri ne olursa olsun bağlanabileceği bir temel belirlemek için gözden geçirilmesi ve yeniden tanımlanması, özelin ve kamunun ne olduğunun da yeniden tanımlanması için toplum olarak birlikte yaşamanın ortak paydasını gözden geçirmemiz ve yeniden tanımlamamız gerekmektedir.

A debate on values, their transmission and maintenance, and their (re)definition is as imperative as it is inescapable. It needs to arrive at a clear view of the necessary attitudes, skills and knowledge which allow an intercultural and democratic reorientation of our behaviour made up of solidarity and understanding, mutual respect and trust in order to arrive at a strong social cohesion. The challenge here is at least twofold, acting on an individual level and on a societal level: – As individuals we need to be able to make sense and manage the implications of our multidimensional identity, of our feelings of belonging and our multiple loyalties, of me and the other, of our relations and relationships, of our place in this diverse world. As a society we need to review and redefine the common denominator for living together, to identify and describe a basis to which all can subscribe, whatever their particularities, including a redefinition of what is private and what is public.

Sınırlı bir çevre  

İklim değişikliğiyle hızla değişen ekolojik durumda kutupların erimesi ve yıkıcı doğal afetler önümüzdeki yıllarda insanlığın karşılaşacağı en ciddi sorunlardan olacaktır.  Mütevazi ölçüde bile olsa global çevresel sürdürülebilirliğe ve sürdürülebilir ekonomik kalkınmaya yönelik bazı önlemler alma konusunda ne kadar ciddi olduğumuz merak konusudur.

Hayatlarımızın global yapısının farkında olmak dünyamızın sınırlı yapısının bilincine varmamızı sağlamaktadır: sınırlı kaynaklar, sınırlı çevre ve sınırlı ekonomik üretim. Ekonomik büyümeyi devam ettirmeye dayalı olarak devam edebilir miyiz? 1930larda icat edilmiş ve 21. yüzyıla gelindiğinde bu modelin kısıtlamaları tehdit edici bir şekilde açıklık kazanmışken gelişmeyi gayri safi yurt içi hasılayla ölçmeye devam edebilir miyiz?

Hepimiz bu sorunu çözmek ve teknolojinin her alanındaki gelişmelere ayak uydurmak için gereken tutumları, bilgi ve becerileri edinmek zorundayız. Geleneksel öğrenme ortamları bu sorunları tam olarak ele almayabilir. Davranışları değiştirmek ve yeni kavramların ve değerlerin entegre edilmesini desteklemek için öğrenenlerin gözlemlemelerini,  karşılaştırmalarını, araştırmalarını ve denemelerini sağlayan – “ezberlemek” gibi geleneksel seçeneklere veya “bilen ve konuşan bir eğitimcinin” olduğu ve “öğrenenin bilmediği ve dinlediği” yaklaşımlarla yeterince entegre olmayan tüm aktiviteler – sosyo-oluşturmacı bir yaklaşımda deneyerek öğrenmelerinin faydalı olacağını düşünüyoruz.

A finite environment

The rapidly changing ecological situation with climate change, melting arctic ice and destructive natural disasters will undeniably be one of the most serious challenges posed to humanity in the coming years. One wonders how serious we are about achieving – even to a humble degree – some measure of global environmental sustainability and sustainable economic development.

Becoming aware of the global nature of our lives also brings the finite nature of our planet to our consciousness: finite resources, finite environment and finite economic production. Can we continue on the basis of continuing economic growth? Can we continue to measure progress in terms of gross domestic product, invented in the 1930s, and of continuous economic growth when the limits of this model become threateningly clear as we move further into the 21st century?

We all must acquire attitudes, knowledge and skills to solve the problem and keep up to date with rapid advances in practically all branches of technology. Traditional learning environments may not fully address these issues. We believe that in order to change behaviours and favour the integration of new concepts and values, learners would benefit from experiential learning within a socio-constructivist approach, allowing them to observe, compare, research, experiment – all activities that are not often integrated sufficiently into traditional choices such as “learning by heart” and frontal approaches where there is one “educator who knows and talks” and a “learner who does not know and listens”.

http://www.coe.int/t/dg4/education/pestalozzi/Source/Documentation/T21/FinalManifesto_En.pdf

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s